Resilience kavramının tarihi çok eskilere kadar uzanmaktadır. Öyle ki ilk defa Montaigne tarafından 16. yüzyılda irdelendiği bilinmektedir. Peki resilience nedir? Resilience, psikolojik dayanıklılık, zorluk ve felaketlerle baş etme gücü ve kişinin kendini toparlama gücü olarak tanımlanabilir. Resilience için Türkçe tam karşılık nedir farklı görüşler olsa da benim içime sinen iki ifade oldu. Bunlardan ilki “psikolojik dayanıklılık” diğer ise “dirayet”.Resilience “sıkıntılı durumlara uyum sağlama ve iş taleplerine dayanma yeteneği” olarak da tanımlanabilir. Bir diğer resilience anlamı için “kötü bir olay yaşandıktan sonra güçlü, sağlıklı ve başarılı olma yeteneği” denebilir.

Resilience, doğuştan gelen ve genlerimize işleyen bir yetenek değildir, aksine öğrenilebilir. Bu tabii ki de resilient olan bireyler zorluk veya stres yaşamaz demek değildir. Resilience ta bir başa çıkma durumu söz konusudur. En basit tanımla da bireyin hayatta karşılaştığı zorluklar ve yaşadığı stresli olaylar karşısında bunlara karşı geliştirdiği pozitif uyumdur. İçinde bulunduğumuz yüzyılın VUCA dünyasında sahip olunması gereken en önemli yetkinlik olarak değerlendirilebilir.

Resilience üç boyuttan oluşur. Bunlar; bağlanma, kontrol ve güçlüktür. Bağlanma, bireyin aktif olarak günlük olaylara katılmasıyla oluşan bir amaç ve anlam duygusudur. Bireyin ailesine, çevresine, insanlarla ilişkilerine ve inanç ve değerlere bağlanması hayatında her alanda görülmektedir. Kontrol; zorluklarla karşılaşıldığında kötü etkilenme yerine olaylara istediği şekilde yön vereceğine inanma ve bu yönde davranmadır. Güçlük ise; değişimin hayatta olması gereken bir durum olduğu ve mevcut durumu bozmaktan ziyade ilerlemek için gerekli olduğuna inanmaktır.

Resilience üzerinde pek çok bilimsel araştırma yapılıp literatüre girmiştir. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi zulmüne maruz kalan milyonlarca insan toplama kamplarında hayatını kaybetti. Bu insanlardan küçük bir kısmı da olsa onca işkence ve kötü muameleye direnebildi ve savaş sonrasında hayatını kaldığı yerden devam ettiği bilinmektedir. II. Dünya Savaşı sırasında dört toplama kampından sağ kurtulan ve Logoterapi kurucusu olan Victor E. Frankl, “İnsanın Anlam Arayışı” adlı kitabında pratik metaforlarla dünyayı büyük bir toplama kampı olarak tasavvur ederek felsefi bir bakış açısı ortaya koyar. Toplama kamplarında her an ölümü beklerken bir gün gelir de özgür kalırsa deneyimlerini üniversitelerde anlatmayı hayal eder. Aslında Frankl adını koymadan Resilience ve yıkılmadan nasıl ayakta kaldığını bize anlatır.

Ama bilin ki elinizde daha fazlası muhakkak var, potansiyeliniz var. Ve bu yeni görevi de başaracaksınız ama iş planınızı, zaman planınızı, aksiyon planınızı farklı yapmalısınız. Zamanınızı verdiğiniz işlerin, kullandığınız becerilerin, destek aldığınız kişilerin değişmesi ve farklılaşması çok önemli.

Uzman olarak başarılı olduğunuz bir dünyadan, yöneticilik liderlik dünyasına geçtiğinizde, aynı işleri, aynı davranışları göstererek başarılı olmayı beklemek kendini bilmezlik ile aynı oluyor. Bunu işin tuhafı büyük şirketler yapıyor çalışanlarına. “Gel sen işinde çok iyisin seni müdür yapıyoruz” ya da “seni değerlendirme merkezinden geçireceğiz, ve sonuca göre müdür yapacağız” Tamam şimdi “müdür” seçildin “buyur yönet”. Bu kadar basit değil işte, ama olmuyor mu bu oluyor. Olmasını engelleyemeyiz belki ama bunun olacağını bilip, yönetici rolüne yeni seçilen olarak hazırlanabilirsiniz. Değişmek gerektiğini bilerek, bunu planlayarak ve yardım alarak hazırlanabilirsiniz.

La Fontaine masallarından birinde saz meşeye “fırtınaya direnme; rüzgarda eğil ki kırılmayasın” der. Çünkü “Resilience” tıpkı bir saz kadar kadar esnek olmayı gerektirir

Ezgi

Yazar

Yorum Yaz