Brene Brown’u ilk kez TED’ın en çok izlenen videolarında beşinci sırada olan konuşması “Kırılganlığın Gücü” ile keşfetmiştim. Ardından Netflix’te yayınlanan “Cesaretin Çağrısı” konuşmasıyla beni bir kez daha fethetti. Konuşmayı kah ağlayarak hak kahkahalar eşliğinde izledim.

Brown, Houston Üniversitesi’nde bir araştırma profesörü ve son yirmi yılını cesaret, kırılganlık, utanç ve empati alanlarında çalışarak geçirmiş. Bu konularla ilgili çok satan kitaplar yazmış ve TED konuşması 35 milyondan fazla kez izlenmiş. Brown, milyonlar tarafından izlenen “Kırılganlığın Gücü” konuşmasını yaptıktan sonra çalışmalarının ilgi görmesinden hoşlanmasına rağmen bir tarafının fark edilmek istemediğini gözlemliyor ve uzun yıllar üzerinde çalıştığı “utanç” konusunda konuşmanın gerekliliğine karar veriyor.

“Utanç”ı araştırarak yola başlayan Brene, kapının ardında sevilmemenin ve istenilmemenin yarattığı korku ile karşılaşıyor. Buradan hareketle kendini sevilmeye layık gören insan modelini araştırmaya koyuluyor. Kendini değerli bulan insanın cesur, merhametli, otantik ve kırılgan olduğunu anlıyor. Buradaki cesur insanı ‘kusurlu’ olduğunu kabul eden insan olarak tanımlıyor. Merhamet kavramını ise kişinin kendine gösterdiği nezaket üzerinden daha evrensel bir anlayışlı hal ile değerlendiriyor. Otantikliği merhamet ve cesaretin özgün çocuğu olarak yorumluyor.

Kırılganlığı utancın, korkunun, mutluluğun, aşkın ve yaratıcılığın birbirleriyle karşılaştıkları bir kavşak olarak düşünüyor. Bu düşünce yapısına kavuşmak içine kendi tortusunu temizliyor ve kişisel blokajlarını kaldırmak için büyük bir yüreklilik gösteriyor. Kırılganlık, toplumumuzda çoğu zaman bir zayıflık olarak görülüyor. Kırılganlık, yetersizlik düşüncesinden ortaya çıkıyor ve birey kendinin mükemmel olmadığını bu yüzden sevgiyi ve ait olmayı hak etmediğini düşünüyor. Ve işte bu düşüncelerden sonra kırılganlık başlıyor. Hayat onun için gitgide zorlaşıyor çünkü duygularının insanları etkilemediğini düşünüyor. Kırılganlığı günümüzde uyuşturmak için başvurduğumuz metodları ve ‘bilinmez’i ‘kesin’ olana çevirme konusundaki suni endişemizi olabildiğince yalın bir dille ifade ediyor. Kırılganlığını kucaklayamayan insanın kendini başkasını suçlayarak nasıl huzura erdirdiğine de değinirken adeta yolumuzu aydınlatıyor.

Brene’in Roosevelt’in Arenadaki Adam metni aslında bize konunun özünü sunuyor. ”Arenada değilseniz, cesur olduğunuz için zaman zaman kıçınıza tekmeyi yemiyorsanız, işimle ilgili geribildiriminize açık değilim ve ilgilenmiyorum. Dünyada o arenaya asla ayak basmayacak insanlarla dolu milyonlarca ucuz koltuk var. Asla kendilerini ortaya koymayacaklar ama eleştirilerini, yargılamalarını ve size karşı nefret söylemlerini tam mesai yapmaya devam edecekler. Bizim de onları yakalayıp, parçalarına ayırıp kalbimizde tutma alışkanlığımızdan vazgeçmemiz gerekiyor. Ucuz koltuklardan gelen can yakıcı şeyleri kendinize yaklaştırmayın. Kalbinize yakın hiçbir yere koymayın. Yere düşmelerine izin verin. Ezmeniz, tekmelemeniz gerekmiyor; yalnızca üstünden geçip yolunuza devam etmelisiniz. Hayatlarında cesur olmayan insanlardan eleştiri ve geribildirim alamazsınız.” Yani özetle diyor ki başarıya ulaşanlar kenardan izleyip neyin nasıl yapılacağı hakkında yorumlarda bulunanlar değil fazlasıyla  cüret ederek arkasında bilinmezlik olan kapıları açabilenlerdir.

Asıl konu aynı anda hem cesur hem de kırılgan olabilmekte yatıyor. Oysa biz ikisini hiç böyle görmemiştik biri varsa diğeri olmamalıydı .Genel yargımız ve bize öğretilen buydu.

“Bana korkusu ve yaralanmaya açıklığıyla bir adamın yanında duran bir kadın gösterin. Ben de size yapması gerekeni yapmış, konumunu ve gücünü o adamdan almayan bir kadın göstereyim. Bana korkusu ve yaralanmaya açıklığıyla bir kadının yanında duran ve hiçbir şeyi düzeltmese de sadece dinleyen bir erkek gösterin. Ben de size yapması gerekeni yapmış, gücünü ve konumunu her şeyi düzelten olmaktan almayan bir erkek göstereyim.“

Konuşmanın diğer bir kilit noktası ise utancın cinsiyete organize olması gerçeği. Kadın da her şeyi mükemmel yapma gerekliliğinden doğan bir utanç varken erkek de aynı his zayıflık gösterme durumunda ortaya çıkıyor. Kadın her şeyi zamanında yapmak, iyi bir anne olmak ve mükemmel görünmekle başa çıkarken erkek toplumda sağlam bir yer sahibi, zayıflıklardan arınmış güçlü bir karakter olmak zorunda.

Brene Brown, kimselere göstermek istemediğimiz kırılgan yüzümüzü biraz öne çıkarmanın hiç de fena olmayacağını anlatıyor. İletişimin bu kadar yoğun yaşandığı, insanlarla sürekli içli dışlı olduğumuz bu dünyada, kırılgan olmamak mümkün değil. Bir şeyler istiyor, reddediliyor, muhtaç oluyor, eleştiriliyoruz.

Hepimizin kırılgan bir tarafı var ve bu yönümüzü saklamak, güvende hissetmemizi sağlıyor. Kırılganlığımızı uyuşturuyor, o yokmuş gibi davranıyoruz. Mesele şu ki, insan beyni bu şekilde işlemiyor. Beğenmediğimiz bir duyguyu susturup, her şey normal numarası yapamıyoruz. Daha doğrusu yapıyoruz da, ne oluyorsa bundan oluyor.

Kırılganlık, utanç, üzüntü, korku, hayal kırıklığı… Bu hisleri hayatımızdan çıkarmak için çabalıyor, unutmak için çırpınıyoruz. Bütün bu çabamız, canımızı sıkan, bizi üzen duygulardan kurtulmak için. Evet, belki tüm bunlar işe yarıyor, bir anlığına kırılgan tarafımızı silikleştiriyoruz fakat bunu yaparken kendimiz olmaktan çıkıyor, tamamen hissizleşiyoruz. Kötü duygulardan kurtulmaya çalışırken, içimizdeki neşeyi, mutluluğu da susturuyor ve kendimizi çaresiz hissediyoruz. Bu çaresizlik bizi daha da mutsuz ediyor ve tehlikeli bir kısır döngüye giriyoruz.

Peki ne yapmalıyız?

Mükemmel olmaya çalışmaktan vazgeçmek, iyi bir başlangıç olabilir. Hepimizin kusurları var; hata yapıyor, sıklıkla engele takılıp düşüyoruz. Hata yapmayan var mı? Yok. Bu durumda mesele de yok. Hiçbirimiz mükemmel değiliz ve bu garip halimizle bile bizi seven, bize değer veren yığınla insan var. Tadını çıkaralım.

Yazar

Yorum Yaz